|
Müzik sektörü, en azından son 10-15 yıldır, “yaz odaklı” hareket ediyor. Piyasaya verilen albüm sayısı, yakalanan (ya da yakalanacağı umulan) hit miktarı, verilen konserler ve haliyle kazanılan paralar “uzun yaz” da diyebileceğimiz, Mart-Eylül arasında yoğunlaşıyor. Hangi yorumcunun ve aslında hangi bestecilerin, müzisyenlerin, yapımcıların kazananlar arasında yer alacağı, buna karşılık kimlerin etkisizleşeceği, gözden düşeceği bu uzun yaz mevsiminde şekilleniyor ve geriye kalan uzun, verimsiz kış aylarında sadece istisnalar ya da sürprizler hayat alanı bulabiliyor.
2010’u (ve bu anlamda önümüzdeki yılları da) ayırt edici kılan, Ramazan ayının yazın ortasına yerleşmesi nedeniyle, ‘teknik olarak’ bu verimli mevsimini kısaltıp, sıkıştırması. Ramazanda hemen hiç kimse albüm çıkarmadığı, konser vermediği için, bir biçimde Ağustos’a yetişmemiş projeler en azından bayramı bekliyorlar, daha da ertelenmezlerse (örnek: Ajda Pekkan 2010).
Demek ki elimizde kabaca Mart-Ağustos aralığında yayınlanan şarkılar ve sergilenen performanslar var 2010 yaz mevsiminin ve hatta daha da geneli, bu senenin müzik karnesinin büyük kısmını oluşturmak için. Her şeyden önce söylenebilecek olan, tek cümleyle, bir tane fenomenle, tek bir akımla özetlenemeyecek çeşitlilikte bir yıl geçirmekte olduğumuz şüphesiz. Endüstri içinde çalışanlar, birbirlerinden nispeten farklı yaklaşımlar ve stratejilerle, hesap-kitap, hayal ve hedeflerle hareket ettiler ve elbette ziyadesiyle farklı sonuçlar aldılar. Gerek müzikal, gerek ticari anlamda... Bu çeşitliliğin kulaklarımıza yansıyan kalite çıtasını yükselttiğini iddia edebilmek ise çok güç.
Örneğin, 70’lerin pop şarkılarına ve şarkıcılarına, en azından 5 yıldır süregelen ilgi zaten epeyce hız kesmişti geçen sene, ancak 2010’da bu “post-Issız Adam” sendromunun tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün. Bunun yerini alacağı öngörülebilen (ve müzik-dışı kimi figürlerin de söylediği gibi, mesela Ertuğrul Özkök) arabesk, kısmen de olsa, pop nostaljisinin yerini aldı gerçekten. Ancak bunun, bir önceki ölçüsünde güçlü ve kuşatıcı bir ‘moda’ olduğundan söz etmek hayli güç, keza hem arabesk zaten hiç kaybolmamıştı (bakınız Sezen Aksu, Tanrı İstemezse, Funda Arar, Benim İçin Üzülme, Göksel Günün Birinde ve sayısız diğerleri) hem arabesk şarkıların bugüne uyarlanması her zaman aynı sarsıcı etkiyi yaratmıyor, hatta uyarlanmaya çalışıldığı ölçüde muhteviyatındaki hisler erozyona uğruyor, hem de her şeye rağmen “hayal edilen dinleyici” konumunda olan orta-sınıf genç (16-35 yaş) kentli kitlenin arabeske yaklaşımı hep mesafeli olmuştu, olacaktır. Bu görece müreffeh kesim --ki ülkenin en önemli müzik tüketicisini teşkil etmekte, serin bir Boğaz akşamında bir kaç arabesk şarkıya keyifle eşlik eder elbette, ama gecesini gündüzünü Mavi Mavi ve Kimbilir ile dolduracağını beklemek en hafif deyişle fazla iyimserlik olur.
Öte yandan, adı konmadan, fazla vurgulanmadan, başka türlü bir geriye dönüş yaşadığımızdan da bahsedilebileceğini düşünüyorum ben: 90’lara. İlla ki o senelerin alamet-i farikası sayılan mana yoksunu şarkı sözlerine ya da tahammülfersa düzenlemelerine dönmek anlamında değil tabi (ki Ossi Müzik o şarkıların bir kısmını içeren oldukça başarılı bir derleme de yayınladı zaten). 2000’lerin kimi yıldızlarına (ya da esas 2000’lerde yıldızlaşanlara) karşılık 90’ların isimlerinin (ya da özellikle 90’larda yere göğe sığmamış kimi figürlerin), pekâlâ 15-20 sene önce de yapabilecekleri albüm ve şarkılarla piyasayı doldurduklarını ve hatta neo-arabeskçilerden daha fazla ilgi gördüklerini iddia etmek mümkün. Ancak bu –aslında müzik endüstrisinin işleyişine aykırı- genellemeler asla bu akımların içindeki herkes için geçerli değil. Elbette görece daha başarılı arabesk-alaturka cover’ları ile her zamankinden bile daha pespaye kimi 90’lıklar vardı. Belki en iyisi, isim isim üzerlerinden geçerek hatırla(t)maya çalışmak.
AKILDA KALANLAR, YA DA KAZANANLAR
Hiç şüphesiz Candan Erçetin 2010 savaş meydanından en güçlü çıkanlardan biri oldu. Hem albümü Kırık Kalpler Durağı’nın yüksek satış rakamları ve dinleyiciler nezrindeki popülaritesi hem de Açıkhava Tiyatrosu’ndaki konserleri (başarılı olmadığını söylemek için hiç bir nedenimiz olmadığı müzik direktörlüğü de var, herhalde seneye bunu genişletecektir) ile uzun yaz mevsimine damgasını vurdu. Aslında Erçetin’in gücü, her zaman söylenegeldiği gibi, istikrarından geliyor. Yine (bir kez daha) saçmalamamış, tuhaf şarkılar yapmamış, boş koltuklara şarkı söylememiş oluşu, yine kendinden beklenen sağduyulu ve mesafeli ama kimliğini ve birikimini gizlemeyen, yazdığı ve yorumladığı şarkılardaki kadınlıkla tutarlılık içindeki (kısa) konuşmalarıyla kimseyi şaşırtmadı. Bir yerden öbürüne savrulmaya ve sıklıkla aklını kaçırmaya alışık pop dünyamız için, ciddi bir erdem, ve Nilüfer örneğinden de bildiğimiz gibi, her zaman ödüllendirilen bir özellik bu.
* * *
Sertab Erener de kazandı şüphesiz. Konu Sertab olunca, “ağzıyla kuş tutsa olmaz” noktasında epeydir demirlemiş nice dinleyici bile önce Bu Böyle, arkasından da Koparılan Çiçekler ile tavlandı denebilir. Ancak albümü Rengârenk, başta isim şarkısı olmak üzere, Sertab’ın yaşına ve (bizlerin gözündeki) konumuna pek de uymayan hafiflikte, kelimenin tam manasıyla ‘piyasa işi’ şarkılar da ihtiva ediyordu. Belki de benim gibi, mevzu Erener’e geldiğinde daima hayal kırıklığı yaşayanların, “peki Sertab Gibi neydi?” diye soranların, Erener’den asla bir Erçetin çıkmayacağını, malzemenin farklı olduğunu kabul etmesi gerekiyor artık.
* * *
90’ların bir diğer parlak starı, Tarkan, kıl payı da olsa kazananlar kategorisine dahil edilebilir. Aysel Gürel’in şarkısının ona iyi geldiği kesin, ancak Tarkan’ın 90’lı yıllarda kazandığı ve imzasını attığı tüm skandallara (tek tek saymaya gerek yok) ile üst üste gelen muhtelif başarısızlıklara rağmen onu desteklemekten vazgeçmeyen medya sektörü çalışanlarının (radyolcular da dâhil) tabiri caizse baş koymalarına karşılık, eski patlamalarından birini daha yapabildiğini iddia etmek mümkün değil. Daha açıkçası: Tarkan bundan çok daha iyi albümler, bunlardan (Aysel Gürel’inkinden de) çok daha iyi şarkılar yapmıştı zaten. Bizim müzik endüstrimiz bu kadar sığ, starlarımız da bu kadar basiretsiz olduğu için, Tarkan bu seneyi idare etti—uzun zaman sonra ilk defa, nihayet! Ama hepsi o kadar.
* * *
Adlarını andığım bu yıldızlarla arasında bir ölçek farkı olsa da, pek çok dinleyici için 90’ların sembol isimlerinden birisi olan Gülşen de yazdığı ve bestelediği şarkılar ve bir biçimde hep ilgi çekebilen, itinayla hazırlanmış, savsaklanmamış video klipleriyle bu seneyi iyi geçirenler arasına girebildi. Elbette yine Of Of kadar büyük bir patlamaya ihtiyacı var ama herhalde bazı şeyler hayatta sadece bir kere oluyor... Of Of’suz, ancak yine de Nazan Öncel destekli ve skandaldan uzak bir Gülşen, potansiyelinin zirvesindeydi.
* * *
Ve acelesiz, telaşsız, hatta hafif gecikmeli gelip de 2010 yazına damgasını vuranlar arasına rahatça giren Kibariye. Her ne kadar 1980 doğumlu bir şöhrete sahip olsa da, ‘underground’ hallerinden çıkıp, altın çağını yaşamak için 90’ları beklemiş ve özellikle 2000’lerin ilk yarısında mevzi kaybetmiş bir isim o da.
4 Mevsim de aslında (eski işlerine nazaran) çok sıradan bir Kibariye albümü, ama Buz ve Konuşsana Birtanem cover’ları bile arabeskin bu halen faal en büyük sesine (Arabeskin Sultanı) bir kaç sene daha kazandırmaya yetecektir.
* * *
Dört başı mamur bu 90’lar damgasının gerisine baktığımızda, eleğin üzerinde pek kimsenin kalmamış olduğu gerçeğiyle irkiliriz! Aslında bir diğer 90’lar figürü olan Ozan Doğulu’nun kendi adını taşıyan ilk albümü açık ara 2010’un en başarılı derleme-toplama-saygı yapımı oldu. Ajda Pekkan’ın göğsünü gere gere arabeske döndüğü, herhalde duyduğumuz en ilginç Sezen Aksu düzenlemesinin yer aldığı, solistler arasında dengenin neden kurulamamış olduğunu düşünmeden edemediğimiz bu albümden en büyük faydayı da, yükselen star Sıla gördü: Alain Delon, yaz şarkısı seçmeye pek meraklı magazin yazarlarının gözdesi olurken, albüm yapmadan Sıla’yı uçurdu. Ona çok yakışan bu şarkı, gerçekten de hafif, akıcı ve özellikle de (belki Doğulu’nun da dahil olduğu) “Etiler erkekliği” ile dalga geçtiğini farzedersek, eğlenceliydi.
* * *
Ve Mustafa Ceceli... Unutmadım ile başlayan ve Limon Çiçekleri ile hızlanan yükseliş, haliyle onunla ilgili beklentileri de çok arttırmıştı. Albümü, özellikle de hayli yavan çıkış şarkısı Hastalıkta Sağlıkta, bu yükselen beklentileri karşılayamadı. Dön arayı biraz kapatsa da, Ceceli’nin bir nevi Levent Yüksel’leşme sürecinde olduğunu düşünenler az değil. Yine de albümünün başarısı, şarkılarının çalınma sıklığı ve tabi önemli konser mekânlarını doldurabilmesi gibi kıstaslar göz önüne alındığında 2010 yazından geriye kalanlardan birinin Ceceli olduğu aşikâr. Şu ana dek, gayet iyi işleyen bir proje o.
Devam edecek....
CENK ÖZBAY
Yazının 2. bölümünü okumak için tıklayın!
|