Hesabınız yok mu?
Uye Girisi
"KIRMIZILI KADIN" - (KİBARİYE) 1. BÖLÜM
Yazar Yavuz Hakan Tok    Pazartesi, 02 Ağustos 2010 17:53    PDF Yazdır E-posta

YAVUZ HAKAN TOK“İkonik hafıza” diye bir şey var, biliyorsunuz. Hafızanın, anlık görüntüleri şıpınişi kaydeden ve asla unutmayan kısmına deniliyor. Ben şahsen, bizzat, kendim, hafızamın büyük parçasının “ikonik” olduğuna sizi temin edebilirim. Tamam, eskiye çok düşkünüm; eski şarkıları, plakları, şarkıcıların diskografilerini filan ezberde tutuyorum, hiç unutmuyorum, o ayrı. Ama bir de çok net görüntüler, eşyalar, objeler, kıyafetler var hatırımda. Tamamen bir dönemi, bir zamanı, mekanı, bir insanı hafızamda yıllar boyu yaşatmamı, hiç unutmamamı sağlayan “ikon”lar.

Mesela çocukluğumdan hatırladığım en eski şey; evin yeşil kumaş kaplı koltukları… Annemin Rahime teyzemin düğününde giydiği üzerinde kocaman ve rengarenk çiçek baskıları olan siyah tuvaleti… Eniştemin mobilyalı şahane müzik dolabında gömülü otomatik pikap… Ve benzer onlarca, yüzlerce “ikon”, hep bir fotoğraf keskinliğinde net duruyor hafızamda.

KİBARİYETabi önceki yazılarımı okuyanların hatırlayacağı o meşhur kareler; Seyyal Taner’in Perihan Abla’daki mavi saçları, Nil Burak’ın bir sayım günü ilk televizyona çıkışındaki ekranın üçe bölünmüş görüntüsü, Nükhet Duru’nun bürosunda bir öğleden sonra bizi ağırlarken üzerindeki uzun, siyah elbise gibi bir dolu “ikon”la akla takılıp kalmış anlar, zamanlar, yaşanmışlıklar… E buna “ikonik hafıza” denmez de, ne denir?

Bu mevzuu niye açtım durup dururken, şimdi ondan bahsedeyim. Aslında sebep, sadece bir kırmızı elbiseydi. Ama en kırmızısından! Kırmızının en çok yakıştığı kadının üzerinde apansız görüverdiğim ve beni çok eski bir zamana, soğuk ve karlı bir yılbaşı gecesine götürüveren o elbise...

O zamanlar, tıpkı bu zamanlarda olduğu gibi, yılbaşı gecelerinde orta halli ailelerde “feneri nerede söndürsek” kaygısı yaşanmaz, pastalı börekli, envai çeşit meyveli, çerezli, anne imali yılbaşı sofraları başında televizyon ve bilemediniz tombala eğlencesiyle yeni yıla girilirdi. O yıl da öyleydi bizim için. 1980 bitiyor, 81’e giriliyordu.

O sene televizyonda Amerika’da yetmişlerde yayınlanmış bir uzay dizisi gösterilmeye başlanmıştı. Dizi gelecekte, 1980 yılında geçiyordu ve dünya baştan aşağı değişmiş görünüyordu. Oysa 1980’i uğurladığımız o gece, ağır aksak ve koyu gölgeli geçip gitmekte olan hayatlarımızdaki tek değişiklik, televizyonda ilk kez bir dansöz çıkacak olmasıydı.

Kapı komşumuz Doğan Amcalar da bizdeydi. Babam ve Doğan Amca, edep sınırlarını asla aşmadan, heyecanla beklediğimiz dansöz hakkında ince ince göndermeli şakalar yaparken annem ve Makbule Teyze yalancıktan kızıyor, bu tatlı çekişme, gecenin neşesine neşe katıyordu. Biz Uğur ve Umur’la birinci çinkoyu önce hangimiz yapacak telaşesi yaşarken, büyüklerin oyunu hiç de ciddiye almayan lakayt tutumlarından ziyadesiyle rahatsız oluyorduk. Zaten tombala sık sık annemin ikramlarıyla kesiliyor, annemin ikramlarınınsa ardı arkası kesilmiyordu. Araya babamların rakı ve meze takviyeleri de girince, iş çığırından çıkıyor, nerde kalmıştık, en son kaç numara çıkmıştı, kaçıncı çinkodayız soruları havada uçuşuyordu.

KİBARİYEYeni yıla dakikalar kala, önce Zeki Müren “Bir Demet Yasemen”i söylemiş, ardından Erol Evgin “Söyle Canım”la bizi neşelendirmişti. Saat tam onikide ekranda havai fişekler patlarken biz de ayağa kalkmış, birbirimizin yeni yılını öpüşe koklaşa tebrik etmiş, “blue-box” teknolojisinin en şatafatlı görüntüleriyle karşımıza çıkan Nesrin Topkapı’yı tarihi bir ana tanıklık ediyor olmanın heyecanıyla soluksuz izlemiştik. Hülya Koçyiğit’in yılbaşı mesajı, ardından Kamil Sönmez, Sezen Aksu filan derken yeni yılın ilk bir saati geride kalmıştı bile.

Tombalaya çoktan geri dönmüştü ki, bir ara bir şey oldu. Hepimiz durduk. Durmamıza sebep olan şey, televizyondan yükselen sesti. Ufak tefek, kara kuru bir kızcağız, üzerinde askısız, kat kat, ama alabildiğine sade bir elbise, gözler kapalı, kaptırmış kendini “Küm bülür, küm bülür,” diye bir şarkı söylüyordu. Ne dediği doğru düzgün anlaşılmıyordu aslında. Şarkı da bildiğimiz arabesk bir şarkıydı ki, TRT’de yılbaşı gecesi olmasa asla çalınmazdı bu tür bir şey. Şarkıyı söyleyen kız deseniz, zerre kadar dikkat çekici değil. Ama nasıl bir ses! Daha önce hiç duymadığımız türden, nasıl içten, nasıl yürekten ve nasıl sahici söylüyor o yırtık, buğulu, çatallı sesiyle.

Tombala da, annemin ikramları da, babamların rakı takviyesi de bir dört dakikalığına durmuş, hepimiz adeta televizyona kilitlenmiştik. Şarkı bittiğinde herkes birbirine “Neydi bu?” der gibi bakıyor, bu kızcağızın kim olduğunu merak ediyordu.

Ertesi gün anlayacaktık ki, o gece sadece bizim evde değil, Türkiye’de televizyon olan her evde aynı şaşkınlık yaşanmış, aynı soru sorulmuştu. Kimdi bu kız? Evet, sunucu şarkıdan önce adını anons etmiş, ama daha önce duyulmamış bu tuhaf isim, merakı daha da arttırmaktan bir işe yaramamıştı. Kimdi bu Kibariye? Şimdi herkes bunu merak ediyordu.

KİBARİYEKİbariye’nin o gece, henüz daha 20 yaşında, hayatında ilk kez televizyonda görünürken giydiği askısız elbise kırmızı renkteydi. Her ne kadar o günlerde televizyon yayını siyah beyaz olsa da, ekrandaki grinin tonlarından anlıyorduk o rengin aslında kırmızı olduğunu. Ne de olsa, bunca yıllık siyah beyaz televizyon izleyicisiydik. Nitekim ertesi günü gazetelerde Kibariye’nin boy boy resimlerini görünce de yanılmadığımızı anlayacaktık. Elbise hakiki kırmızıydı.

Bu hikayeden yıllar, yıllar sonra, bu satırları kaleme almadan birkaç gün önce, bir müzik markette Kibariye’nin yeni albümüyle karşılaşıp, kapak resminde onu kırmızı bir elbiseyle görünce, “ikonik hafızam” anında devreye girecek ve beni o bir türlü unutamadığım yılbaşı gecesine geri götürecekti. Neresinden baksanız 30 yıl geçmişti aradan. O, hangi kameraya bakacağını bilemediği için gözlerini kapatmış “Küm bülür, küm bülür” diye içli içli haykıran 20 yaşındaki genç kız, artık ülkenin en sevilen kadın şarkılarından biri olarak anılıyordu. Ve bu yeni albümü, herkes gibi benim için de heyecanla beklenilen ve bir an önce dinlenilmesi gereken bir albümdü. “Photoshop”u fazla kaçmış kapak resmini bile umursamadan gözü kapalı alabilirdim bu albümü. Yakın bir zamanda, Yılmaz Morgül’ün albüm kapağını görmüştüm bir kere. Bundan sonra hiçbir kapak beni daha fazla şaşırtamaz, hatta üzemezdi nasıl olsa.

Hay Allah! Tam albümü CD çalarıma takıyordum ki bir baktım, sadede gelemeden yine bana ayrılan sürenin sonuna gelmişim. O zaman ne yapalım? Yazımıza kısa bir aradan sonra devam edelim.

DEVAM EDECEK

YAVUZ HAKAN TOK, TEMMUZ 2010, İSTANBUL

 

Yazının 2. bölümünü okumak için tıklayın!

 

Yazının 3. bölümünü okumak için tıklayın!

Son Güncelleme ( Salı, 10 Ağustos 2010 23:41 )