|
...NOT EDİLENLER, YA DA ARADA KALANLAR
Bir dolu yorumcu, yukarıda saydığım ve 2010 starları olarak da tanımlanabilecek gruba dâhil olmasalar da, yaptıkları şarkılarla ve/ya albümlerle iyi-kötü akılda kalmayı, varlıklarını hissettirmeyi, en azından meraklılarına ulaşıp bir nebze takdir görmeyi başardılar.
Bu grup içinde düşünülebileceklerin en tecrübelisi, tam 17 sene sonra stüdyoya girip bir veda albümü kaydeden Gönül Yazar’dı. "Forever" adını taşıyan yapımda iyi seçilmiş ve oldukça iyi çalınmış şarkılara ses veren Yazar’ın şarkıcılık performansından çok şey kaybettiği belli olsa da, onu, halini tavrını ve yorumunu sevenler için bu sürpriz albümün, özellikle de Bendeniz’in unutulmaz şarkısı "Ağlayayım mı?"yı bu yaştaki bir Yazar’dan dinlemenin değeri çok büyük. Keşke Yazar’ın çok sevdiği ve her ortamda seslendirdigi "İmkânsız Aşk"a da yer verilebilseymiş.
Şebnem Ferah, Açıkhava Tiyatrosu’nda verdiği konserler, bunların albüm/DVD kayıtları ve karma albümlerde yaptığı cover’lar sayesinde son yıllarda nispeten dar bir “kadın rock’çı” pozisyonundan sıyrılıp, daha geniş kitlelerin tanıdığı ve şarkılarına ilgi gösterdiği bir isme dönüşmüştü. Uzun zamandır beklenen yeni albümü de, haliyle (Ferah istesin ya da istemesin) bu tarz bir arzu ışığında karşılandı ancak çıkan CD’nin, Ferah’çı olmayan dinleyicileri kucaklamak gibi bir niyet içermediği, hatta önceki Ferah albümlerinden pek de farklı olmadığı (ki, bunun kendini tekrar etmek gibi negatif bir manası da var) anlaşılınca, albüm etrafında yaratılan coşku uzun ömürlü olamadı. Haliyle satışlar düşük kaldı ve hiç bir şarkı dillere düşmedi. Ferah’ın koyu hayranları belki memnundur bu neticeden ama şarkıcı için bu albümün bir prestij kaybına neden olduğu ortada.
Büyük yorumcu Nükhet Duru, hazırlamakta olduğu (aslında bittiği söylenen) albümünü piyasaya vermekten vazgeçip, iki Mete Özgencil şarkısıyla bir single (iki şarkının olduğu tekli, ya da 45’lik) yayınladı. Bir süredir konserlerinde ve televizyonda söylediği "Beni Sil Beni Geç" adlı şarkı, muhtemelen düzenlemesinin ağırlığından ya da klibinin sevimsizliğinden, istenilen etkiyi yaratamasa da, Duru’nun her zamanki gibi denemeyi, üretmeyi ve kayıt yapmayı/yayınlamayı sürdürmesi takdire şayandı. Umulur ki Beni Sil, Duru’nun çıkacak olan albümünde, örneğin piyano ve kontrbasa dayalı daha sakin bir düzenlemeyle hayat bulur.
"Sıcak" ve "Dudak Dudağa" gibi albümlerle ‘zirveye oynayan’ ancak daha sonra düşüşünü bir türlü engelleyemeyen ve günümüzde müzisyenlikten çok evliliği ile gündemde olan bir magazin figürüne dönüşen Emre Altuğ, bu yıl hem televizyonda yaptığı canlı müzik programı, hem de Soner Sarıkabadayı’nın şarkısı "Çifte Kavrulmuş" ile çıtayı bir nebze yükseltti denebilir. Yine de, toparlanması ve eski ritmini yakalaması için çok çalışması, sağlam şarkılara imza atması lazım Altuğ’un.
Çıkış şarkılarıyla bir anda çok popüler olup, sonrasında vasat işler yapan ve bir anlamda tılsımlarını kaybeden Kutsi (Sana ne) ve Pamela (İstanbul) da yeni albümleriyle müzik piyasasından çekilmedikleri ve mücadeleye devam ettikleri sinyalini takipçilerine ulaştırabildiler. Pamela’nın her yerde çalan "Benim Farkım" adlı şarkısının Mirkelam’ın farklı melodilerini ziyadesiyle andırması da ufak sinek kontejanıyla dikkatlerden kaçmadı. Benzer şekilde, 90’ların sembol isimlerinden Eda ve Metin Özülkü’nün de, "Issız Ada" ile hala belirli bir düzeyde popüler olabileceklerini göstermeleri de ilgi çekiciydi.
Türkçe pop-rock müzik genel bir düşüşte. Sadece bu sene değil, son bir kaç yıldır bu olumsuz trend devam ediyor. Bu türün çok büyük isimlerinden Manga’nın kendilerini fazla rezil etmeden Eurovision’da ikinci olabilmesi ve Emre Aydın’ın, ilki kadar olmasa da, beğenilen ikinci albümü bu alanda gitgide nadirleşen küçük başarılar hanesine yazılabilir.
Türkiye’de yıllardır herkesin bahsettiği bir problem, gerçekten genç olan şarkıcıların mevcut olmaması, göz önüne çıkmaması, bizde “işlerin” hep çok geç yaşta başlaması ya da hızlanması, dolayısıyla da pop starlarımızın çoğunun meslek hayatlarının kısa olmasıdır. Bu işleyişte, 30 yaşında şöhret olabilen birisi, sadece 10 yıl sonra, orta-yaşlı (dolayısıyla eski-star) kategorisine giriyor. Bu da hem yorumcular hem de yapımcılar için hayli verimsiz bir yatırıma işaret etmekte. Nihayet, ‘olması gereken bir yaşta’ ve iyi şarkı söyleyen bir grupla tanıştık bu yıl: Gece. Her ne kadar, rock müzik yapmaya çalışan (hepsi de erkek) grupların klasikleşmiş pop şarkıları cover etmeye çalışmasından herkese ikrah gelmiş olsa da (bakınız rezil edilmiş bir Böyle Ayrılık Olmaz) Gece, Sezen Aksu’nun az bilinen-az çalınan şarkısı "Gamsız"ı İskender Paydaş desteği ile mükemmel şekilde yorumladı ve amiyane tabirle, “yılın en iyi çıkış yapan grubu” oldu.
Ve Soner Sarıkabadayı. Besteleri ve özellikle de sözleri büyük yaratıcılık pırıltıları içermiyor ve müzikten az biraz anlayan, rafine dinleyiciye azıcık kısır geliyor olsa da, bugün için, bu yıl için ticari değeri olduğu muhakkak. Konuşma güçlüğü çekermişçesine şarkı söyleyişi genelde pek çekici değil ancak insanların “o da benim gibi” ya da “demek ki ben de şarkı söyleyebilirim” damarına (ki, konu Türkiye olunca kuvvetli bir damar olduğunun da bilincindeyiz) basmış olması muhtemel. Yine de, uzun vadede, “bir zamanlar şarkıcılık da yapmış olan besteci” olarak anılacağını (eğer, anılacaksa) öngörmek kehanet sayılmaz.
OLMASALAR DA OLURDU, YA DA KAYBEDENLER
Bütün neo-arabeskçiler! Bir zamanların meşhur (ama genelde hep en meşhur, yani para getirmesi en çok garanti) arabesk ve/veya alaturka şarkılarını, türlü çeşitli ve ekseriyetle de alabildiğine uyduruk ‘konsept’ler içinde önümüze sunanlar. Ya da: Işın Karaca, İzel, Şevval Sam, Nev ve hatta Göksel. Işın Karaca’nın sayısının kaç tane olduğunu kimsenin bilmediği başarısız albümden sonra, “köprüden önce son çıkış” mahiyetinde bu yola saptığı ve bu yolda da ‘gittiği/sattığı’ kadar yürüyeceği, çocukların bile malumu. Daha mütevekkil dursa da, aynı şey duraklama döneminden düşüş devrine geçeli çok olan İzel için de geçerli. Göksel, birincisi hoşgörüyle karşılanan albümün (tüm ikazlara rağmen) ikincisini çıkararak hayatının hatasını yaptı. Üzerindeki “Göksel Ersoy” yaftasını çıkarmak için çok uğraşacağı kesin. Yine de zekice yazılmış ve düzenlenmiş, crispy şarkılarıyla arayı kapatması en muhtemel isim de o. Şevval Sam, arabesk söylemeyi hiç anlamamış. Bunu da, taklit edebileceği bir diğer şive zannetmiş. Seneye Kürtçe bir albüm doldurması da beklenebilir, gidişata göre. Nev’in albümü, nispeten diğerlerinden daha iyi. Ama biraz düşününce, ne bu şarkıların ona, ne de onun bu şarkılara ihtiyacı vardı. Yeni bir Zor ya da Mühür bulmayı beklese, daha iyiymiş.
Bir diğer kaybedenler grubu da, Serdar Ortaç-Demet Akalın-Hande Yener-Bengü (bakkal) hattıydı. Ortaç için sarfedilebilecek sözler biteli çok oldu, ileride bir zamanda Türkçe popüler müziğin yeni tarihleri yazıldığında, müzikal bir ‘trafik kazası’ olarak kayıtlara geçeceğine şüphe yok. Belki de nihayet bu yavan, ruhsuz ve çiğ şarkıların gemisi karaya oturdu (ya da o noktaya yaklaştı). 90’ların büyük seslerinin, çoğunun şarkıları oldukça niteliksiz ve “incelikten” uzak olsa da, geri dönüşlerinin böyle bir faydası oldu aslında. Sahici şarkıcı olmayan (ne demekse?), olamayacak, olmasa daha iyi isimlerin (zaten geçtiğimiz yılı da pek parlak geçirmemişlerdi) devri galiba bitiyor: En azından, su yukarıdaki kuşaktan olanları için (ki buraya Gülben Ergen’i de eklemek gerekir aslında). Belki iyi bir şarkıcı olan/olabilecek olan ama (kötü anlamda) kendini ciddiye almayışı ile her türlü dinleyiciden uzaklaşan Yener’e ayrı bir parantez açılabilir. Sonuçta, birbirinden çok farklı dinleyici kitlelerinin ve hatta eleştirmenlerin, farklı zamanlarda baş tacı ettiği, peşinden gittiği tek isim o bu listeden...
90’ları (nedense) korumaya çalışanlar, ya da orada çakılı kalmış gibi duranlar da vardı: Mesela Yaşar ve Metin Arolat. Yaptıkları şarkıları pekâlâ 90’larda kaydedilmiş ama albümlere alınmamış eserler kategorisinde değerlendirebiliriz, geçen seneki Mustafa Sandal faciası gibi. Zaten değerlendirildiler de, 2010 yazında albüm yapıp, sahneye çıktılar ama pek kimsenin haberi olmadı bundan. Bir kere daha zamanı umursamayanı, zaman da umursamadı. Tıpkı Athena gibi… Ki, onlarınki bir Eurovision laneti de olabilir.
70’lerin (ve 80’lerin) büyük isimlerinden Zerrin Özer ve Yeliz de yeni yapımlarla dinleyici karşısına çıktılar ancak bu iki iyi şarkıcı da yanlış seçimler ve yanlış yönlendirmeler ile bekledikleri, hakettikleri ilgiyi göremediler. Bir kez daha... Ajda Pekkan ise müzik dünyasının en kendine özgü ismi olduğunu bu sene ‘yokluğu’ ile kanıtladı. Albüm çıkaracağını müjdelemesi, yeni albümden bir Serdar Ortaç şarkısı seslendirmesi (oldukça kötü bir eser), bu şarkının daha sonra geri çekilmesi, ardından yeniden albüme dâhil olması ve aslında hiç olmayan (muhtemelen hazırlanan, ama çıkacağı bile kesin olmayan) bir albümle konuşulması Pekkan’ın niye Pekkan olduğunu gösterir gibiydi. Piyasaya bir şey vermeden, bu kadar kendini yıpratmasına gerek var mıydı, yoksa reklamın her türlüsü makbul müydü: En tepede bile? Bunun üzerine bir de “çorap mı giydi, mayoyla mı çıktı” ekseninde büyük ilgi gören konserleri binince, keşke Pekkan da Sezen Aksu gibi sebbatical kullansaydı dememek imkânsız hale geldi.
Bir de yaptıkları şarkılar haybeye gidenler vardı. Bu grubun tepesinde de şüphesiz Ferhat Göçer var. Öyle bir noktada ki ne söylerse söylesin aynı etkiyi yaratıyor, ne yaparsa yapsın aynı derecede yabancılaştırıcı ve gayrı samimi duruyor. Göçer’in her zamanki hallerine ek olarak, daha önce yayınlanmış hem de hiçbir özelliği olmayan bir şarkıyı neden bir tekli olarak piyasaya verdiği anlaşılamayan Nazan Öncel; aslında gayet düzgün bir şarkıcı olan ama ne yapsa tutturamayan Betül Demir; aynı yolda kaçıncı hamlesini yaptığını muhtemelen kendisinin de unuttuğu Burcu Güneş; kendini ispatlayamadan sıkıcılaşmayı başaran Murat Dalkılıç; "Resimler & Hayaller" ile nihayet yaptığı müziği bir nebze olsun geliştirme işareti gösterdikten sonra hiç bir albenisi olmayan, yazı kurtarmak gayesiyle çıkarıldığı çok belli bir şarkıyla başladığı yere (hatta daha beterine) dönen Gökhan Özen; Kargo’yken ne sebeple Maskott oldular diye sorduran Koray-Serkan ikilisi ve şimdi bunlara niye eklemlendi dedirten Mirkelam (yalnız çok daha iyiydi); Tarkan şarkısı söylemediği ve ona öykünmediği (nadir) anlarda daha katlanılabilir olan Emir de burada değerlendirilebilir.
KONSERLER
2010 yazı, Türkçe konserler anlamında pek de doyurucu, tatminkâr değildi. Ramazan boşluğu ve İstanbul 2010 Kültür Başkenti’nin (kuru) kalabalığı sebebiyle yaşanan sıkışmaya ek olarak, kentli orta sınıfların yazlık konser alanlarında izlemeyi en sevdiği isimler olan Sezen Aksu, Nilüfer, Nazan Öncel, Nükhet Duru, Erol Evgin, Leman Sam, Zuhal Olcay ve MFÖ ısrarla (İstanbul’da) sahneye çıkmayınca, bir kaç istisna hariç ortam ikinci derece şarkıcılara kaldı. Pek çok (özellikle nispeten daha genç) yorumcu için hayati önemde bir fırsat olan bu boşluğun pek de iyi kullanıldığını söylemek sanırım imkân dâhilinde değil. Yine son derece az sayıdaki özel gece dışında, bildik isimlerin, tekrarlardan ibaret konserlerine sahne oldu İstanbul’un boyutlarına kıyasla gülünç denebilecek kadar az sayıda olan konser alanı. Bugüne kadar sahne paylaşmamış iki şarkıcıyı bir araya getirmek gibi, yaratıcılığın en alt seviyesinde bir çabaya bile rastlayamadık (pek de ses getirmeyen Yüksek Sadakat – Hayko Cepkin gecesi dışında).
Verdikleri konserlerde seyirci sıkıntısı çekmeyen, iyi-kötü belirli seviyede bir coşku ve geri dönüşü her zaman yaratabilenlerden (elbette) Ajda Pekkan, Serdar Ortaç, Sertab Erener, Tarkan, Volkan Konak, Kenan Doğulu, Zülfü Livaneli ve gerek standart gerek 80’ler konserleriyle Funda Arar’ın isimlerini saymak yeterli olacaktır.
Özel konserlerde ise şüphesiz zirve, sahnede 40. yılını görkemli bir kadro eşliğinde kutlayan Bülent Ortaçgil’de idi. Aynı konser serisinde kendine yer bulan Neşet Ertaş’a da müstesna bir vurgu yapılması gerekir tabi. Yüksel Uzel’in de son yıllarda bir kent efsanesine dönüşen konseri de nihayet bu sene (Sezen Aksu desteğiyle de olsa) yapılabildi ve sönük geçen sezona başka türlü bir renk kattı. Bazıları için: Nasıl geçerdi onsuz bu yaz?
Popüler müzik, yapısı gereği fazla ciddiye alınmayacak, o eski lafa çok uygun olarak hafif, uçucu bir etkinlik; kimi görece başarısız icracılar, içine dünyanın dertleri ve eşitsizlikleri ile bireysel isyanları dillendirmeyi vazife edinmiş arabeski sokmaya uğraşsalar da, pop sonuçta poptur, ne kadar derinleşirse derinleşsin, yeniden sığlaşacak, hafifleyecek, sıvılaşacak bir döngüsellikte, ya da bir nevi dengede bulur ifadesini. Türkiye’de yaşayanlar, olan-bitenlerden (ya da bir türlü olmayıp bitmeyenlerden) yeterince bıkkın ve yorgun bir yaz geçirdiler. Popüler müziğin kabına sığamayan, kendini sürekli yenileyen, dinamik bir endüstri olarak yapılan kayıtlarla ve sahnelenen performanslarla, bu yorgun ve bıkkın insanların rahatlama ve nefes alma ihtiyacına cevap verdiğini, onları bir süreliğine olsun meşgul edebildiğini, hafifletebildiğini söylemek gerçekten çok zor. “Ben yaptım oldu” budalalığından, her işimizi dev aynasında görme illetinden, “marka isimlerden beste aldım” deyip aynı üç-beş adamın ve kadının ekmeğine yağ sürmek adına yaratıcılığın ve aykırılığın önünü kapatan, o yaz moda neyse ona uygun hareket eden halet-i ruhiyeden sıyrılabilirsek bir an için, müzikle uğraşan tüm özneler olarak, klişe ifadesiyle, Türkçe popüler müziğin, Türkiye’nin ve üzerinde yaşayanların çok gerisinde olduğunu tüm çıplaklığı ile görebilir ve kabullenebiliriz. İyiye doğru bazı (cılız) emareler olsa da, vasatın ve vasat altının kabullenildiği, alkışlandığı bir sektör bu. Bir kez daha böyleydi, 2010’da da...
Cenk ÖZBAY
|