|
(2. Bölüm...)
Aşka âşık deliSEZENin gerçek idolü o daha küçük bir çocukken ölen Anneannesidir. Anneanne ailenin örtüsüz uçuklarındandır, mahallenin gözbebeği, gençlerin akıl hocasıdır. Bu anneanne çok güzel ilahiler söyler, küçük Sezen onunla vakit geçirmeye bayılır ve o dönem bu bilge kadından duyduğu şarkıları, türküleri beynine kaydeder.
Yıllar sonra anlar ki aslında gün geçtikçe o zamanlardan etkisinde kaldığı anneannesine benzemektedir. Belki de bu yüzden olgunluk döneminde anneannesinin enerjsini yeniden özümsemek için, yağlı boyayla portresini çizer. Çizdiği bu anneanne tablosunu Levent Semerci’nin çektiği “Tutuklu” adlı şarkısının videosunda kullanarak, köklerine bir öpücük kondurur.
Aşka ölümcül bağlı bu kadın, aşkı derinden yaşarken, bir aşktan bir aşka koşarken, uzun fırtınalı, bol müzikli, kanlı, gözyaşlı, cinayetli yani ziyadesiyle ölümcül üretken bir aşkta uzun süre konaklar. Bu aşkı yaşayan diğer şahanenin adı Onno Tunç’tur. Türkiye ye bir dönem hiç durmadan aşklarından oluşan şarkıları sunarlar. O dönemin en başarılı albümlerine ardarda imza atarlar. Arada sırada birbirlerine kızıp öfke kanallarında yüzüp uzun bir süre görüşmezler aslında birbirlerine deli gibi aşıktırlar fakat gurur denen saplantı, aşklarını bir süre yok eder. Bu süre zarfında başka albumlere ikisi de prodüktör olarak imza atarlar. DeliSEZEN bu dönemde “Gel Barışalım Artık, Ayrılmam, Elveda, Çağırma Beni, Vurulduk” ve “Sıramı Bekliyorum” gibi şarkılar yapıp aslında Onno için kaleme aldığı bu şarkıları, sırf Onno anlamasın diye de kendisi söylemeyip Sertab Erener’e, Aşkın Nur Yengi’ye söyletir. Zaman zaman Onno’yu döver. Bir defasında Levent-Etiler sokaklarında tabancayla Onno’yu kovalar, yıllar sonra da bu anısını anlatırken kah güler kah gözyaşını siler. Böylece aşkını ölümcül öptüğünün hakkını sonuna kadar verir. ‘96 Ocak ayında Onno’yu uçak kazasında kaybeder, uzun bir süre kendine gelemez. Bu süre zarfında göklere, karlı havalara kendi kendine küfreder ama bir yandan da bilir ki hayat düğün ve cenazelerden ibarettir. Ayağa kalkar; misyonunun bitmediğini hatırlayarak, Onno’ya bir selam çakarak, yeni şarkılar yazmaya devam eder. Duyguları hiç değişmez, çoğu şarkısını Onno’nun ölümünün ardından yine Onno için kaleme alır, ona ithaf eder. 2008 yazında çıkardığı albümünü Onno’nun kardeşi Arto Tunçboyacıyan’la beraber Onno’ya adarlar. Bu albümde Onno için “Yol Arkadaşım” adında bir şarkı yapar ve
“Ben sana küsüm aslında haberin yok,
Koyup gittiğin yerde kötülük çok,
Kime kızayım, nazım senden başka kime geçer?
Benim sensiz kolum, bacağım, ocağım yok” diye haykırır.
“Düş Bahçeleri”nde oturup kategorize edilmek istemeyen bu kadın; iklim değişmesinden dolayi rotasını kah Akdeniz’e, kah Ege’nin yakamozlu sularına sürer. Ayrıca yalnızlık senfonisini yazarak, cesurca yalnızlığını çağırır, “hadi gelin üzerime, korkmuyorum” der. “Belalım” diyerek arızalı aşkları sevdiğini bir kez daha milyonlara haykırır, “Şimal Yıldızı”nda oturmak ister. Bazen sevgilisinin “Gözlerine Göz Değmiş” olmasından dolayı “dudaklarında günah tadı var, suçluluk kokusu sinmiş tenine, ben yine aynı hep affedici” der.
Dünyanın geçiciliğinin, fani olmanın her an farkındadır; bu yüzden de hayatı çok ciddiye alanları anlamaz, onların alanlarına dahi yaklaşmaz. Bazen kibarca, “Koparıp bir gül takmıştınız,
O gün göğsüme gizli bahçenizden pembe,
Demiştiniz ne füsunkar durdu sütten daha ak teninizde” diyen bu kadın, bazen sevgilisine en zarifinden “Sen ki acı çekmenin en kibarını bilirsin, Sen ki mum gibi içine içine erirsin” derken, sonraları en kibarından;
“Pardon, bakar mısınız? ,Tanışmış mıydık? Sevmiş miydim ben sizi? ,Sevişmiş miydik?” diyecek duyarlılıkta olacaktır. Aşkı, aşk şarkılarını Türkiye’de en güzel yazan üç beş kişiden biri olan deliSEZEN, binlerce şarkısından birinde aşk için; “o bir yalniz, o kendine has, önlenemez durdurulamaz, o hepimizin efendisi, elinden kalbi olanlar kurtulamaz, o bir özgür, o bir kural yıkıcı, yasak delici, o bir bohem, o bir isyankâr, onu ehlileştiremezsin, provası yok, antresi ani, yazıp bozup temize çekemezsin, o bir kaçık, o bir utanmaz asla kontrol edemezsin, çünkü onun adı aşk gerisi yalan” der. Ve bunu Tanrının ona bağışladığı en güzel şekilde çığlık atarak söyler. İnsan sesine, çığlığına aşıktır. Aslında sözsüz, sadece müzikten ve insan çığlıklarından oluşan bir albüm yapmak istemektedir.
Son yıllarda gittikçe hem sözlerinde hem de müziklerinde daha da radikalleşir, kendi özünün, safiyetinin peşine düşer. 2008 yazında çıkardığı “Deniz Yıldızı” adlı albümünde yıllar önce sinyallerini verdiği “delikız türküleri” tadında şarkılar söyler. Bu albümle ilgili bir konserinde, “35 yıldır şarkı söylüyorum artık kişisel bir albüm yapmak istedim, bu kadar hakkım olmalı değil mi?” der. Özellikle albümün açılış şarkısında öyle sözler söyler ki;
“Oğlum doğduğunda ben de çocuktum henüz. Biz beraber büyüdük aslında. Ne kadar neşeli bir kızdım, yıkılmamıştı dünya daha başıma. Ki çok da yalnızdı. Zordan geçtik, kordan geçtik ana oğul… Ve diğer bütün çocuklarım, doğurduklarım, doğurmadıklarım” diyerek belki de dinleyiciye ilk kez bu kadar açık bir şekilde kendi hayatının şifresinin ipucunu verir. Bu yüzden bazen hayranlarını “biz eski Sezen şarkılarını istiyoruz” diye kızdırsa da, kemikleşmiş izleyicisi tarafından yeni yaptıkları da rahatlıkla kabul görür. Yazdığı bir başka şarkısında açıkça, “farkındayım bu kızı yeniden büyütmeliyim, aşk uğruna harp etmeliyim” diyerek bedenine aşkı yine yeniden çağırır. Aynı şarkıda yaktığı gemilerden canının bu yüzden çok yandığından bundan dolayıda artık karşıdan baktığından dem vurmaktadır. Daha öncede belirttiğim gibi fazlasıyla mistik olan bu kadın Can Dündar’ın ona söylediği gibi; “sanki evrenin bütün sırlarını biliyordur da, korkmayalım diye yavaş yavaş bizlere şarkı olarak sunuyordur.”
Yaptığına pop müzik dense de yazdığı şarkılar bazen öyle derinlerde bir yerinizi oynatır ki işte o zaman anlarsınız evrensel bir şarkıcıyla temastasınız. Teninizi adeta 7 şiddetinde sarsar, bu sırada tüyleriniz dik bir konumda mutlu mesut yaşam denen şeye kendini kaptırır.
Türk popunun üretken kraliçesi olan bu kadını bir düşünün; hayatımıza hiç girmemiş olsaydı ya da onu müziğimizden çekip alsak, acaba hangi şarkıları söylüyor, hangi şarkılarla içmeden hüzünleniyor olacaktık? O bizim şarkılarla kurduğumuz haritanın “Aşk ve Hüzün” bölgesinin gerçek mimarı ve sanırım O’nun sesine ve tenine en çok aşk yakışıyor. DeliSEZEN Tanrı’nın ona sunduğu bu hazineden dolayı bir şarkısında “hayat sana teşekkür ederim” der. Oyuncak bebekleri sevmediğinden bahseder, ama kadınları, erkekleri, romanları, bıçak sırtlarında dolaşmayı hele başkaldıranları çok sevdiğini söyler. Acılarım oldu der herkes gibi ama herkese nasip olmayan sevinçlerim de oldu. Unutulmayı göze aldığını bu yüzden de hayata teşekkür ederim, der. Genelde konserlerinin sonunda bu şarkısıyla kapanışı yapar, konserlerinde 2,5 saat sahnede kalır. Oysa dünya normlarına baktığımızda profesyonel olarak bir şarkıcı 1,5 saat sahnede olmalıdır ama o kural sevmeyen bir kadın olduğundan burada da kendi bildiğini okur.
Sahnede izleyici ile kurduğu ilişkiyi sahici olarak adlandırır. Biz der “seyircimle birbirimize, karınlarımızı açtık. Nasıl hayvanlar sahiplerine çok güvendiklerinden dolayı karınlarını açıyorlar, işte biz de karşılıklı birbirimize karınlarımızı açıyoruz.” Hiç bir zaman “canımdan aziz dinleyicilerim beni sizler var etttiniz, ben bir sanatçıyım” gibi laflar etmez, sahnede bu tarz sözlerle sonuna kadar dalgasını geçer. “Şimdi hangi eserde sıra? Aaaa hem de bir başyapıt, inanmıyorum hemde sözlerini müziğini de ben yapmışım vay vay!” derken öyle bir kahkaha atar ki işte o an bu küçük kadını içinize sarmak istersiniz.
Eger ki bir Sezen Aksu konserine henüz gitmediyseniz şiddetle tavsiye ederim ki; hemen gidin, önlerden bir bilet bulun kendinize ve bu gizemli kadını gözlerinin içine bakarak kah matrak şarkılarında, kah hüzünlü bol aşklı şarkılarında, esprilerinde kaybolun. O sahnede olduğu sürece toplu meditasyon yapıyor gibi olacaksınız ve 2 - 2,5 saat boyunca ziyadesiyle dünya zamanından çalacaksınız.
Cüneyt Asi Duru
Yazının 1. bölümünü okumak için tıklayın! |