|
“Divane” diyerek 1996 yılında hayatımıza bir Adanalı daha girdi. Kendine özgü sesi ve şarkılarının yanı sıra düzgün sanatçı duruşuyla hayatımızda kısa sürede kendine yer etmeyi başardı. İmza attığı her albümle, kitapla ya da konserle yerini sağlamlaştırdi. Yaşar’la DEM albümünü bahane ederek müziğini, hayatta takıldıklarını, radyo programını ve her yerde söylemediklerini konuştuk.
En yeni projelerinden biri; radyo programın “Neşeli Kargalar”. Nasıl karar verdin radyo programı yapmaya? Ben TRT radyoları için bir program düşünüyordum ama kimseye de söylemedim. Aklımdan geçiriyordum. Levent Erim’den, Pal FM’de beraber bir program yapmak için teklif geldi. “Neden beraber bir şeyler yapmıyoruz?” dedi. Ben radyo için enerji yaymışım demek ki. O zaman başlayalım dedik ve başladık. Levent Erim’le beraber haftanın bir akşamı yayında oluyoruz. Her geçen gün formatı daha iyi oturan bir program “Neşeli Kargalar”. Aslında düşündüğüm başka bir format var. Onun her şeyi hazır ama bu proje şimdilik onun önüne geçti.
Radyo programı yapma sebebin ne peki? Ne söylemek istiyorsun oradan?
Burada daha çok çalınmayanı çalmak, müzik ya da kültür sanat adına söylenemeyeni söylemek istiyorum. Ben radyoyu açtığım zaman herkesin aynı şarkıyı çaldığını görüyorum. Bu kendi albümlerim için de geçerli. Bir şarkı seçiliyor, herkes birbirine bakarak playlist hazırlıyor. Özgün, yönlendiren biri yok. Mesela yabancı Virgin radyoda bir adam var piyasayı yönlendirebiliyor, o ne çalarsa diğerleri de onu çalıyor. Türkiye’de böyle bir şey yok. Benim böyle bir iddiam yok ama bazı kenarda kalmış kimsenin çalmadığı güzel şarkıları çalmak istiyorum. İki saat boyunca bir eski bir de yeni albüm tanıtıyoruz. Birincisi bu. İkincisi ise şu. Dizilerin rüzgârıyla Türk sineması salonlarda iyi iş yapıyor, dolduruyor. Bu nedenle bazı yabancı iyi filmler salon bulamıyor ya da sadece bir salonda oynuyor. Böyle şeyleri daha çok duyurmak istiyoruz. Birileri bunu söylemeli. Kültür sanat üzerine konuşuyoruz. Beni çok rahatsız eden şeyleri de konuşmak istiyorum. Ayrıca kitap da öneriyoruz. Daha çok okuyucu, izleyici ve dinleyici yönünden değerlendirmeye çalışıyoruz. “Yaşar’ın Seçtikleri” gibi bir şey oluyor o zaman bu… Evet birazcık öyle, didaktik olmayan daha sevecen bir tavırla arada kalmışları fark edemeyenleri ünümü de kullanarak insanlara duyurmak ve “Yaşar ve Levent bunu dinlediyse ben de bir göz atayım” şeklinde bir farkındalık yaratmak istiyoruz. Radyoculuğu seversen program günlerinin daha fazla güne çıkma olasılığı var mı? Var tabi. Ben radyoyu her zaman çok sevmişimdir. Radyonun en iyi tarafı nasıl göründüğünün hiçbir önemi olmadan, rahat rahat konuşabilmen. İçerik önemli, bu da beni rahat ettiriyor. Olduğun gibi her şeyi dökebiliyorsun. Televizyonlarda ise bir sahtelik ve iyi görünme çabası vardır. Televizyonda her göründükten sonra “iyiydin, kötüydün, şişmandın, zayıftın” gibi yorumlar gelir. İster istemez bir yarışın içine girersiniz. Radyo öyle değil. Ben radyoyla büyümüş bir çocuğum Stüdyo FM programı önemli bir programdı TRT’de. Yalnız gecelerimde, kimsenin olmadığı zamanlarda, daha çocukken erken yatma mecburiyetinin olduğu zamanlarda odamda benim arkadaşımdı. Orada biri konuşur o kişi de benim oda arkadaşım gibi olurdu. Saat 10da yatarsın, televizyon yasaktı ama radyo değildi. O yüzden eski bir bağ var aramızda. Ama radyoculukla ilgili hiçbir iddiam yok onu da söyleyeyim. Radyoda olmayı hep çok istemişimdir. Mesela televizyonda herkesin çıkmak için sıraya girdiği programlara gitmem ama Ankara’dan radyo programına çağırdılar atlayıp gittim. 2 saatlik program için 2 günümü feda ederim ama istemediğim TV programına gitmemek için her şeyi yaparım. Radyo programına gitmekle radyo programı yapmak farklı tabi ki. Popüler konuklar almayı düşünür müsün? Popüler de olabilir olmayan da. Yapılmayanı yapmaktan bahsettim ya. Aranjörleri konuk almak isterim mesela, hiçbir yerde görmedim ben konuk olduklarını. Aranjörler gelsin de sanatçıları anlatsınlar bakalım ne oluyor? Tonmaisterleri de almadılar mesela. Mutfaktaki adamları almak enteresan olabilir. Son albüme dönelim o zaman. DEM’deki şarkı seçimlerine hayranların mı yön verdi? Oradan mı yola çıkıldı?
Sana dürüst konuşayım o zaman. Bu albümün sebebi şu andaki dijital ortama Topkapı Müzik’in bu şarkıları vermemesidir. Yasal platformlarda albümlerin hiçbirisi yok. Aslında şarkıları vermek zorundalar ama vermediler. Biz de o zaman şarkıları yeniden düzenleyerek söyleyelim dedik. Bu fikirle yola çıkıldı. Sonra üç albümün her şarkısını yeniden söylemek zor geldi. O zaman “best of” gibi bir şey yapalım dedik. Daha sonra akustik olsun daha iyi olur dedik. Sonra stüdyo aşamasında “bu az oldu buna başka sazlar ekleyelim” dedik. “Bir Gitar Bir Yaşar” olarak başladı ama gittikçe gittikçe gelişti. Eski firmanın bize albümleri vermemesi bizi bu albümün sahibi yaptı. Çıkış noktası buydu. Firmanın albümleri vermemesiyle onun kaybı benimkinden büyüktür bu arada. Satıştan çok ciddi bir para alacaktı oysa. O yüzden mi genelde kliplenmiş, hit olmuş şarkılar seçildi? Aslında öyle oldu. Best Of’a dönüşünce iş, ben de en çok söylediklerimi seçeyim dedim. Ben zaten popüler olan şarkıları koymanı istemezdim mesela. Ben de tam olarak bunu deği,l farklı bir şeyi düşünürdüm. 1 ve 2 olarak düşünürsen, 2.si daha az popüler şarkılardan oluşurdu. Bana kalsa radyo programımda yaptığım gibi harcanmış şarkıları koyardım. İlki hariç her albümde en az üç tane şarkım vardır böyle. Hasret Ayazları, Yaprağın Kaderi, Sevda Yükleri, Gözler Aynı Sen gibi şarkılar. Bugünlerde herkesin cover şarkılara sığınmasını neye bağlıyorsun? Şu anda bütün dünyada muazzam bir iyi şarkı sıkıntısı var. Hiç iyi şarkı çıkmıyor. Dünyayı sarsan çok şarkı duyamıyoruz. “Umbrella” diye şarkı çıkıyor, bir tane. “Disco Boy” çıkıyor, bir tane. Eskiden öyle değildi. 80’ler ve 90’lar başkaydı. Bu yüzden cover şarkılara sığınılıyor tabi ki. Çok yakın zamanlardan bile yapılmaya başlandı. Peki senin şarkılarından birini kim söylesin istersin? Teoman söylese güzel olabilir mesela. Zamanında “Kör Bıçak”ı istemişti aslında ama bir türlü bir araya gelemedik ve öylece kaldı. Aklımdan o geçti şimdi. Bir de kendine, tarzına uygun,güzel cover yapar. Amerika’da Ray Charles’i meşhur eden şarkı aslında bir kilise ilahisidir. Elvis Prestley’in de var bir sürü o şekilde. Hatta “It’s Now Or Never” bir napoliten şarkıdır. “O Sole Mio” diye bildiğimiz şarkıdır. “Aaaaa bu ikisi aynı şarkı mıymış?” diyebilir bunu okuyanlar. Yapılınca böyle yapılmalıdır. Onun için Teoman doğru isimlerden biri olabilir. Albümün yapımı bittiğinde seni en çok ne mutlu etti albümle ilgili? Ben Türk sazlarını çok seviyorum. Etnik sazların Türkçeye çok yakıştırıyorum. Onların albüme girmesi en sevindiren tarafı oldu. Ud, klasik kemençe gibi. Daha fazlasını da kullanabilirmişiz hatta. Bir dönem bir müzik dergisinde yazı da yazıyordun ne oldu? Şu anda yazmıyorum. Yazı yazmak çok zor bir iş. Hiç sanıldığı gibi değil. O kısacık yazıyı yazana kadar canım çıkıyordu. Konuyu bulmak zor ama en zoru kâğıdın başına oturmak. O ana kadar devamlı kaçıyorsun. Okuldaki bir çocuğun ödevinin başına oturamaması gibi. Çok küçük bir alanda bir şey anlatmaya çalışmak çok zor. Çok iyi köşe yazarları var onlar nasıl yazıyor merak ediyorum mesela. Konu çok ama yazmak bambaşka işte. Beni radyoya çağır her gün bir şeyler anlatırım sana ama yazmaya gelince iş değişiyor. Söyleyecek çok şeyin var belli ki. Türkiye’nin şu şartları altında kendini ne kadar ifade edebiliyorsun? Yüzde bir bile değil belki. İlk başta kanunlar bunu engelliyor. Hukuk devleti burası çünkü. Benim bulunduğum ortamlarda her şeyi rahat rahat arkadaşlarınla konuşur gibi konuşursan hukuk devreye girer. İkincisi, oluşturduğum bir çizgi var ve onu korumak gibi bir sorumluluğum var. Bir sanatçının söyleyecek şeyleri olması, bir duruşu olması, bir şeye taraf olması kötü bir şey mi peki? Ben çok rahat küfreden bir adamımdır. Adanalıyım ve cümlelerin sonuna nokta yerine küfrün konulduğu bir yerden geliyorum. Ben küfretsem bu duruşumu çok kötü bozar mesela. Bir şeye tepki gösterirken insanın ağzından kaçabilir böyle şeyler. Ne zaman buna benzer bir şey yapsam “ya sana hiç yakışıyor mu” ya da “ biz seni böyle bilmezdik” derler. Bunlar engelliyor insanın konuşmasını. Bir de platform meselesi var. Konserde şarkılar arasında çok az zamanım var mesela. O aralarda konuşmak yerine daha çok şarkı söylemeyi seçiyorum. İki şarkı arasında “başıma şu geldi” deyip anlatamam ki. Ben kültür sanat konuşmak isterim, bunu konserde anlatmam. Ondan radyoya başladım mesela. Yazmak zor geldi, konuşalım bakalım dedim. Bu arada yazılarımı internet siteme de koydum. Zamansız yazılar çünkü onlar ve isteyen okusun istedim. Yazdığın sayfanın başlığı “Nezleli Karga” idi. Sonra “Otomatik Portakal”a döndü değil mi?
“Nezleli Karga” Salah Birsel’in bir kitabıdır. Salah Birsel, Bostancı’da tren raylarının üstünde bir çay bahçesinde otururdu hep. Ben onun orda olduğunu bildiğimden gidip tanışmıştım. Sonra ara ara gidip “nasılsınız iyi misiniz” dedim. Güneşlenmeye falan çıkardı bastonuyla. Ben de onu dede gibi görürdüm. Böyle bir şey yaparken de O’nun o deneme kitabına gitti aklım. Çok şahane bir deneme kitabıdır herkese tavsiye ederim. Derginin yönetimi değişince de bir ara verdim sonra da “Otomatik Portakal”a döndü. Hayır işine verilecek küçük bir paraya anlaştık. İstediğim para da para olmadığı halde onu da vermediler zaten. Verecekleri para onlara dokunmazdı ama bir çocuğun kitap defter parası çıkardı. Böyle insanlar da var işte. “Otomatik Portakal”dan yola çıkarsak sinemanın senin için ne kadar önemli olduğunu da biliyoruz. Film müziği de yaptın sen “Çocuk” filmi için. Nasıl ortaya çıktı? İçinde çocuk olan her şeye girerim ben zaten. Biz Plato ile iki tane klip çekmiştik. Orada çalışan bir arkadaşım vardı. Bir gün “Abi biz bir filme başladık ben de prodüktörü oldum, seninle de bir işbirliğimiz oldu, filme müzik yapar mısın?” dedi. “Denerim, sen ben yapmayacakmışım gibi çalış” dedim. Bir gece filmin CDsini yolladı, nasıl film müziği yapılacağını da bilmiyorum. İzlenerek mi yoksa başka şekilde mi? Film bana geldiğinde hiç efektlenmemişti, mavi fonun önünde yürüyordu adamlar. Yani blue box durumu. O mavi fon nedeniyle filmin en ufak bir duygusu uyanmadı bende. En iyisi kapatayım, daha önceden bana anlatıldığı kadarıyla kafamdakini yapayım dedim. Derken “Dondurma Şeker” diye bir çocuk şarkısı çıktı ortaya. Aslında güzel bir çocuk şarkısı olabilir ama başkası söylerse. (Gülüyor) Sesim kalın olduğu için çocuklara hitap etmiyorum sanırım. Kendi çocuğum olunca ninni bile söylemeyi düşünmüyorum o yüzden. Bu şarkı filmle çok insana ulaşmadı başka bir şekilde değerlendirmeyi düşünür müsün? Yazar bir arkadaşım var; Atilla Şenkon, çocuk kitapları yazar. Yazdıklarını da bana önceden gönderir. 8 tane kitabı var bu arada, rastgele bir yazar da değildir. “Sustum Duydun mu” diye yeni de bir kitabı var. Şimdi bir çocuk kitabı daha yazıyor. Bir baktım öykülerinden birinde benim bu “Dondurma Şeker” şarkımdaki sözlerden yola çıkarak yazmış öyküyü. Dedim ki “Filmde işe yaramadı ama geldi bir kitabın içine girdi ve burada yarayacak”. Buradan çocuklara ulaşması da güzel olacak. Bundan sonrası için var mı bir film müziği yapma isteğin? Film müziği değil ama film için bir şarkı yapabilirim. Sinemanın ulaştığı yer çok önemli benim için. Bak Ayla Dikmen’in albümü çıkalı çok zaman oldu. Yeğeni Meltem arkadaşımdır ve çok uğraştı duyurmak için. Ben, Deniz Seki ve Emre Altuğ da yer aldık albümde ama albümden hiçbir şey olmadı. Sonra “Anlamazdın”ı “Issız Adam”da bir kullandılar ölmüş kadını televizyon programlarına çağıracak kadar ses getirdi. Meltem de şaşırdı. Bir filmle patladı, sinemanın öyle bir gücü var, dizi film gibi değil. O yüzden sinema ile ilgili bir teklif geldiği zaman ucunun nereye gideceği de belli olmadığından evet demeli böyle bir şeye. Şarkın ölümsüzleşebilir. Saygı (Tribute) albümlerinde de senin adını sık sık görüyoruz. Muhakkak bu albümlerde olmak istediğini biliyorum. Hatta çağırmadıklarında da kızıyorum ben albümü yapanlara. Üç Hürel albümünü mesela bittikten sonra duydum. Daha önceden duysam ben kendim arardım. Barış Manço için yapılan “Yüreğimdeki Barış Şarkıları”nda da üzüldüm mesela çağrılmadığıma. Ali Kocatepe albümünde de yokum. Yüzlerine de söyledim, özür dilediler ama yer alamadım işte. Duyarsam da ben arıyorum zaten, bundan sonra da ararım. Mesela “Ezginin Günlüğü/Çeyrek” albümünün en başında görüşmeye gittim. Nadir Göktürk bana “Martı”yı seçmişti. Bu da güzel ama ben “Ebruli”yi istiyorum, bırakın bana çok da güzel olacak dedim. Aldık ve istediğimiz gibi yaptık şarkıyı. Şimdi konserlerimde benim şarkımmış gibi söylüyorum. Arada bir single çıkarsan bu kadar etkili olabilir miydi? Geçenlerde TRTde bir programa gittik. Seyirciler arasında önde en büyüğü 14 yaşında olan çocuklar vardı. Hiçbir şarkılarımı bilmiyorlardı “Ebruli”yi programımda olmamasına rağmen ısrarla istediler. Şarkıyı çaldık baştan sona eşlik ettiler. Bu şarkı onları yakaladı. Melih Kibar albümündeki “İşte Öyle Bir şey”i de ben seçmiştim, o da çok başarılı oldu. Şarkıyı ben seçersem sonuç daha iyi oluyor yani. Bu tip albümlerde şarkı seçimi sanatçıya mı bırakılıyor yoksa yapan kişi sana bir şarkı mı öneriyor?
Ben de böyle bir albüm yapsam “bu sana daha iyi gider” gibilerinden şarkı önerebilirim aslında. Ama sen onların geçmişini biliyor ve zaman zaman sahnede şarkılarını söylüyorsan ki benim için öyleydi, seçim senin olabiliyor. Mesela Teoman’ın albümünde bu olmadı. Ben “İstanbul’da Sonbahar”ı istiyordum ama Nil Karaibrahimgil’e verilmişti. Sonra “17” olsun dedik, çok Teoman olmuştu o da. Bana da “Rüzgar Gülü” düştü. Bu anlamda ilk yer aldığın albüm “Bülent Ortaçgil Şarkıları” albümüydü değil mi? Evet. Orada da aslında ben “Değirmenler”i istemiştim ama o da Şebnem’e (Ferah) gitmişti. Orada biraz geç kalmıştık. İstediğim şarkılar hep başkalarına gitmişti. O zaman “Bu İş Zor Yonca” olsun dedik ve aldık. “Onno Tunç Şarkıları”nda da yoktun mesela. Sezen Aksu grubu ile mi buluşamadınız? Var mı bir bağınız? Sezen Aksu ile aramız çok iyidir aslında. Karşılaştığımızda konuşuruz, selamlar gönderir, beni çok sevdiğini söyler. Ama bugüne kadar bir Sezen Aksu şarkısı da söylemedim. Mesela “Bir Çocuk Sevdim” ya da “Bindokuzyüzkırkbeş”i söylemek isterdim o albümde. Onno Tunç düzenlemeleri zaten harikadır. Sezen Aksu ile bir yerde karşılaşırsam “sen beni hiç sevmiyor musun” diyeceğim zaten. (Gülüyor) Eski yeni her şarkısını söyleyebilirim. Söylemem falan gibi bir derdim yok. Kime dokunsa o kişinin tozunu alıp parlatıyor. Kişiye göre o kadar güzel bir elbise dikiyor ki. Bir gün bir şekilde bir araya geleceğimizi düşünüyorum. Sen sık sık sevenlerinle sahnede buluşuyorsun. Ancak seninle aynı dönemde özellikle 90larda çıkmış çoğu isim ortada yok. Bunu neye bağlıyorsun? Onlar mı güvensiz sen mi fazla inanıyorsun şarkılarına? Konser vermek için bir konser repertuarı olması lazım. Diğer isimlerden bazılarının bir konseri baştan sona götürecek kadar güçlü şarkıları yok bence. Bir iki şarkıyla da konser olmaz. Bir hit şarkın vardır o şarkıyla yıllarca ekstraya gidersin. “Bir şarkısın sen ömür boyu sürecek” mesela, umarım daha da uzun zaman şarkı söyler Berkant. Ancak konser için en az bir buçuk saati dolduracak iyi şarkın olmalı. Bir albümdeki birçok şarkının insanlara ulaşabilmesiyle ilgili tabi ki. Adın oraya yazıldığında biletin satacak yani. Sen o bileti sattıracak isme sahip değilsen sana konser de yapmazlar. Bazısının konserine giderler, bazısınınkine gitmezler. Nisan 2009 boyunca neredeyse Türkiye’nin her yerine gittik. “Yaşar Akustik” turnesi yaptık. İzmit’ten Adana’ya, Ankara’dan Isparta’ya, Samsun’dan Bursa ‘ya kadar 15ten fazla şehir gezdik. Beni sevenlerin tepkilerini oralarda da görmek çok ayrı bir keyifti. Türkiye’nin sadece İstanbul’dan ibaret olmadığını bilenlerdenim. 1996’daki Yaşar’dan bu yana uzun zaman geçti. Bu arada öğrendiğin en önemli şey ne oldu? (Bir süre sessiz kalıyor) Hiçbir şey öğrenmedim. (Gülüyor) Çok zor bir soru bu. Sadece tek bir şey söylemek çok zor, cevap bulamadım. Keşke yapmasaydım dediğin bir şey var mı kariyer anlamında? Şarkı anlamında var aslında keşke yapmasaydım dediklerim. Göz Yakmayan (Şampuan) şarkısı gibi. Onun yerine keşke şunu koysaydım dediğim şarkılar vardı mesela. Bazı kulüpler vardı program yaptığım, keşke onlarda hiç çalışmasaydım dediğim oldu. Parasal anlamda sıkıntılar vardı. Ama beni en fazla yoran şey sürekli yarış halinde olmaktı. Bir şeylerle, kendinle, bir önceki yaptığın işle, yan barda çıkanla vs. Beni bunlar çok rahatsız eder. Sadece kendimle değil, insanların birbiriyle yarış halinde olması da rahatsız ediyor beni. Bu yarış nedeniyle iyi filmler izleyemiyoruz, iyi programlar seyredemiyoruz, iyi şarkılar dinleyemiyoruz. Hep bunun sonucu bence. Başta bahsettiğimiz, radyoların da o onu çalıyor diye aynı şarkıyı çalması da sadece o kadarını dinlememize yol açıyor. Albümdeki diğer şarkıları duymuyoruz bile bu yüzden. Röportaj: Ahmet Kamil TAŞKIN “Haberin izinsiz kullanılması durumunda yasal işlem yapılacaktır, kaynak göstererek ve yazının devamına aktif link vermek suretiyle kısa alıntı yapılabilir.” |