|
Kibariye günün birinde kocasının kendisini en yakın arkadaşıyla aldattığını öğrendi. Bu, bardağı taşıran son damla olacak ve bu defa affetmeyecekti. Üstelik boşanma safhası geldiğinde onu daha üzücü haberlerde de beklemekteydi. Yıllar boyunca alın teri dökerek kazandığı bütün para kocasının hesabındaydı ve o beş parasızdı. Bu haber gazetelere yansıdığında o hiç konuşmadı, sadece sustu ve hayata sıfırdan, yeniden başladı.
Şimdi evli olduğu adamla o zor günlerde tanıştı. Aralarındaki yaş farkına aldırmıyordu, yıllar sonra yeniden aşık olmuştu çünkü. Evlendi ve kısa bir süre sonra da hamile olduğu haberi duyuldu. Sonra kızı doğdu. Kızı 1,5 yaşına geldiğinde, mesleğine geri döndü. Bu onun ikinci baharıydı ve artık mutluydu.
İşte kısaca özetlemeye çalıştığım, bu film senaryolarını aratmayan hikaye, “İkinci Bahar”ın albüme neden alındığını açıklıyor aslında. Söylenmekten yorgun düşmüş bir şarkıdır oysa. Kibariye’nin hatırına bile bir daha dinlemeye bayılmayacağım şarkılardan biridir benim için. Ama hayatında gerçekten ikinci bahar yaşayan Kibariye için belli ki bu şarkının bir anlamı var deyip hemen bir sonraki şarkıya geçiyorum.
Bir sonraki şarkı da en az “İkinci Bahar” kadar dillere pelesenk olmuş bir şarkı. “Yiğidim Aslanım” her şeye rağmen, her defasında birlikte söyleme isteği uyandıran, adeta marş coşkusunda bir şarkıdır. Şiirin anlattığı can yakıcı hikayeyi, ağır bir öfkeye, haksızlığa alabildiğine isyana dönüştürür notalar. Hiç kimse duymadan hükümler giyen, ekmek kadar temiz, su gibi aydın o yiğit yüreğinizi dağlar. Ona o hükümleri giydirenleri hiç bağışlamaz, yıllar ama yıllar boyu bu ülkede o veya bu taraftan, şu veya bu nedenle hüküm giymişlerin vebalini boynunuzda hissedersiniz.
Ne ki, seksenlerde taverna şarkıcılarının repertuarlarına bile girmiş, yerli yersiz her albümde kullanılmış ve dahi türkü muamelesi yapılmış şarkılardan biridir “Yiğidim Aslanım”. Bu albümde de öyle duruyor zaten; tamamen yersiz. Evet Kibariye daha önceki albümlerinde de bunun muadili şarkılar söyledi söylemesine ama artık seksenlerde değiliz ve bence buna hiç gerek yoktu.
“Boş Ver Aldırma”, albüme hareketli şarkı kontenjanından girenlerden olsa gerek. Zira herhangi bir özelliği olmayan, boşluk dolduran şarkılardan biri gibi duruyor.
“Sürgünüm”, eski stil bir arabesk şarkı. Başta da söylediğim gibi, Kibariye bu tarz şarkılarda daha çok kendini buluyor, bu şarkıda da taşın yerinde ağır olduğunu bir kez daha ispatlıyor.
Albümün kapanışında şahane bir roman havası var; “Güvercinim”. Romanlığını asla inkar etmeyen ve hatta her fırsatta altını çizen Kibariye, bunu nedense saklama, hatta inkar etme ihtiyacı duyan başka meslektaşları gibi davranmamakla da çok gönül kazandı. Onu herkes en saf, en doğal ve en Roman haliyle sevdi ve o, bu halini hiç değiştirmedi. “Güvercinim”, söz ve müziği Kİbariye’nin erkek kardeşi Hasan Tokmak’a ait bir şarkı. Şarkının bestesine ayrıca Coşkun Kıvılcım’da katkıda bulunmuş. Bu şarkıyla albüm çok eğlenceli bir şekilde, adeta tadını damakta bırakarak bitiyor.
İçinde 11 şarkı yer alan ve “remix”siz (kemiksiz der gibi oldu bu), 52 dakika çalma süresi olan bir albüm, bugünün şartlarında az şey değil. Kaldı ki ufak tefek eksik gediklerine rağmen, bütünüyle bakıldığında, verdiğiniz parayı hak edecek bir albüm olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Çocukluğun yılbaşı geceleri hep aynı şekilde biterdi. Gün içerisinde, o gece sabaha kadar uyanık kalmaya ne kadar azmetmiş olursak olalım, gecenin sonu oturma odasındaki divanda sızıp kalmak olurdu. Annem gün ağarırken beni uyandırır, üstümü çıkarıp pijamalarımı giydirmeye çalışırdı. Onlar yeni yatıyor olurlardı ve ben yine sabaha kadar oturmayı başaramadığım için söylene söylene pijamalarımı giyer, kalın ve ağır yorganımın altına girerdim. Akşamüstü kızartılmış böreklerin yağ yanığı, gece boyu kim bilir kaç kez ikram edilmiş kolonya ve salatanın soğanı eşlik ederdi ne kadar cam açılsa, mum yakılsa da azalmayan sigara dumanı ve rakı kokusuna.
Boşalan rakı şişesinin kapağını dibinde kalan rakıyla ıslatır, şişenin ağzına ters şekilde koyarsanız, kendi kendine birkaç kez açılıp kapanır. Buna “rakıya göbek attırmak” derdi babam. O gece de yapmıştı. 1980’i 81’e bağlayan yılbaşı gecesi. Yıllar boyunca boşalan her rakı şişesi bana babamın o çocuksu oyununu hatırlatacak, o yılbaşı gecesinin kırmızı elbiseli Kibariye’sinden sonra hatırımda kalan bir başka ikonu da göbek atan rakı şişesi olacaktı. Çok uykum vardı. Uyanır uyanmaz ne yapmalı ne etmeli, Büyük Çarşı’daki plakçıya bir uğramalıydı. Kibariye’nin plağı bir an önce alınmazsa olmazdı. Acaba yeryüzünde yeni yılın ilk dileği olarak “Kİbariye”nin plağını isteyen benden bir başka çocuk daha var mıydı? Hiç sanmıyordum. Gözlerimi kapattım, uyku kardeşin elini tuttum.
BİTTİ
YAVUZ HAKAN TOK, TEMMUZ 2010, İSTANBUL
Yazının 1. bölümünü okumak için tıklayın!
Yazının 2. bölümünü okumak için tıklayın! |