| SERTAB'LA "CİKLEŞMEK" (CİK CİKİ CİK CİK) -1. BÖLÜM | ||||
|
|
İmza kuyruğunda yarım saatten fazla beklemiştim ve nihayet sıra bana gelmişti. Önümdeki iki genç fazla oyalanmazsa şayet, Sertab’a elimdeki albümü tez elden imzalatıp, bu işten hayırlısıyla kurtulmam an meselesiydi. Önümdeki gençler, “Lal” albüm kartonetindeki resimlerden birini siyah beyaz fotokopiyle büyütmüş, onu imzalatmaya çalışıyordu. Belli ki çerçeveletip asmaktı niyetleri. O resmin ne kadar “eski” ve “bulunması neredeyse imkansız” olduğunu nereden bilebilirlerdi ki? Belki de Sertab böyle “kendisinde bile olmayan” resimlerini bir yerlerden bulup çıkaran hayranları olsun istemişti. Çok çalışmıştı bunun için. Şimdi şu Ankara’nın en büyük müzik marketi bile dar geliyorsa imza kuyruğunda bekleyenlere, elbette bu yoktan kazanılmış bir başarı değildi. Haliyle keyfini sürecek, hatta köpürtecekti.
Benim çok yoğun bir şekilde yazı yazdığım günlerde müzik piyasası henüz internetle bu kadar haşır neşir değildi. Aslında galiba henüz hiç bir sektör değildi. Hemen herkes, yaşadığımız günlerin asırlar sonra tıpkı yontma taş devri, cilalı taş devri misali “internet devri” diye adlandırılacağı ve internet denilen şeyin insan uygarlığının gidişatını toptan değiştireceği konusunda iyi kötü bir fikir sahibiydi ama bunun bu kadar kısa sürede olacağını haliyle kimse kestiremiyordu. Zira o günlerde internet demek, çevirmeli ağ demekti. Durup durup “bağlantı kesildi” ikazını görmek ya da duymak, online kalabilmek için sinir savaşları vermek demekti. Hal böyleyken ve bu haldeyken bile Sertab, interneti etkin kullanma, web sitesini kurma ve hayranlarıyla interaktif etkileşime geçme konusunda tüm popçulardan daha öndeyken, ben yine de ola ki denk gelmez de internetten okuyamaz diye, çıktı alıp yanımda getirmiştim yazımı. Asıl amaç o günlerde Sertab’a çok hayran olan kızım için bir imza almakken, bu vesileyle Sertab’ı anlattığım yazımı da birinci elden asıl okuması gerekene ulaştırmanın derdine düşmüş ve sabahtan beri kendi kendime telkin ettiğim “aman ne gerek var”larıma rağmen başarmıştım. Kalabalığın iyiden iyiye bunaltıcı hale geldiği müzik marketten dışarı atabilirdim artık kendimi. Yazımın adı “Sertab Pozitif”di ve an itibariyle Sertab’ın çantasındaydı.
Sertab yazıyı okuduktan sonra beni aramadı, ben de bir daha Sertab yazmadım. Elbette yazmamamın sebebi Sertab’ın aramaması değildi. Zira hakkında her yazı yazdığımın beni aradığı da vaki değildi. Sadece, o yazının asıl konusu olan “Turuncu” albümünden sonra beni yazmak için iştaha getirecek bir ses çıkmamıştı Sertab’dan. Dolayısıyla, bu asla bir intikam değildi. Ve aradan yıllar, çok uzun yıllar geçti. Ve sonra bir gün Sertab, “Rengarenk” geldi. “Turuncu”, “Rengarenk” ve ikisinden de önce “Lal”in en etkili Sertab albümü olduğunu düşünürsek, içinde renk olan albümlerde Sertab’ın daha başarılı olduğunu söyleyebilmek pekala mümkün. Kendisi bunun farkında mı, orası bilinmiyor ama ben de şimdi, şu anda, yazarken fark ettim. Neyse; sözümüz “Lal”e ya da “Turuncu”ya değil zaten; “Rengarenk”e! Tabi albümden bahsetmeye başlamadan önce etmem gereken birkaç kelam daha var ki, en birincisi şudur; Sertab mesafelidir. Evet, mesafelidir. Gerçek hayatta da öyle midir bilmem. O kadar yakınına hiç sokulmadım. Ama bize gösterdiği yüzünde, duruşunda bu hep hissedilir derecede belirgindir. Vardır ya öyle insanlar; en samimi, en yakın olduğunuzu sandığınız anlarda bile bundan daha fazla yakınlaşamayacağınızı bir şekilde hissettirir size. Bir laf eder, bir bakış atar ya da bir jest yapar ve siz o dakika o anki yakınlığınızı bile sorgulamak ihtiyacı hissedersiniz. Sertab tam da öyledir. Belki bunca sene söylediği onca canım şarkıya rağmen, kimilerinin (ve hatta benim) Sertab’ın yorumunda hep var olduğunu iddia ettiği o duygu eksikliği buradan gelmektedir, gelmiştir. “Evet bunları söylerken yaşıyorum, hissediyorum ama aslında ben şarkıcıyım ve onun için söylüyorum”dur belki de bunun açıklaması. Belki de değildir de bu sadece bir önyargıdır. Nitekim “Rengarenk”le birlikte bu algım da yargım da tamamen değişmiştir (kapa parantez.)
İlk anda akıllar çok karışsa da, o günlerde henüz kimsenin en saygın ya da en popüler besteciler arasında adını saymadığı, o güne dek de daha ziyade “eller havaya” şarkılarıyla tanınmış Soner Sarıkabadayı’nın bestesi “Bu Böyle”, Sertab’a yine kendi meşrebince ama çok daha ana akımın içinde bir yol çizecek ve adeta bir yeniden doğuşun kapılarını açacak gibi görünüyordu. Nitekim öyle de oldu ve ardından gelen “Açık Adres”le de bu kimyanın tuttuğu resmen tescillendi. Soner Sarıkabadayı’nın popüler müzik piyasasında, beste yapıp şarkı sözü yazdığını iddia eden birçoğundan çok daha marifetli olduğu, doğru söz dizimleri ve yer yer sendelese de yine de çoğunlukla doğru bir Türkçe kullandığı, akılda kalıcı ve kolay sevilebilen besteler yaptığı, ama en önemlisi beste ve şarkı sözünü çok iyi öpüştürdüğü gerçeği de böylece açık ve net ortaya çıkıyordu. Yani bu şarkılar hem Sertab’ı tekrar popüler olanın yanına çekerken, Soner’i de popüler olmaktan cılkı çıkmışların yanından alıp, birkaç basamak birden yukarıya çıkarıyordu. Bahsi geçen bu iki “single”, yakında gelmesi beklenen albümle ilgili beklentileri de haliyle yukarıya çekmiş, nicedir Sertab’dan fazla bir beklentisi kalmamış beni bile heyecanlandırmıştı. Ve nihayet “Rengarenk” fazla da sündürmeyerek bu merakı, müzik market raflarındaki yerini aldı. Yazının bundan sonrası da bunu anlatıyor zaten, yani nihayet sadede geldik! DEVAM EDECEK... YAVUZ HAKAN TOK, TEMMUZ 2010, İSTANBUL
Yazının 2. bölümünü okumak için tıklayın! |
| Son Güncelleme ( Cuma, 23 Temmuz 2010 16:10 ) |


